Hannah Arendt/Eichmann In Jerusalem: A Report on the Banality of Evil

"And just as the law in civilized countries assumes that the voice of conscience tells everybody "Thou shalt not kill," even though man's natural desires and inclinations may at times be murderous, so the law of Hitler's land demanded that the voice of conscience tell everybody: "Thou shalt kill," although the organizers of the massacres knew full well that murder is against the normal desires and inclinations of most people. Evil in the Third Reich had lost the quality by which most people recognize it - the quality of temptation. Many Germans and many Nazis, probably an overwhelming majority of them, must have been tempted not to murder, not to rob, not to let their neighbors go off to their doom (for that the Jews were transported to their doom they knew, of course, even though many of them may not have known the gruesome details), and not to become accomplices in all these crimes by benefiting from them. But, God knows, they had learned how to resist temptation."


"Wherever Jews lived, there were recognized Jewish leaders, and this leadership, almost without exception, cooperated in one way or another, for one reason or another, with the Nazis. The whole truth was that if the Jewish people had really been unorganized and leaderless, there would have been chaos and plenty of misery but the total number of victims would hardly have been between four and a half and six million people."

Eichmann In Jerusalem: A Report on the Banality of Evil
Devamını Oku Canım »

Zbigniew Herbert/Sözümü Verdim


Sözümü Verdim

            Fazlasıyla gençtim
ve sağduyu söyledi bana
vermememi sözümü

Kolayca söyleyebilirdim
Biraz düşüneceğimi
ne ki bu acele
tren tarifesi değil ya

            Sözümü vereceğim
mezuniyetten sonra
askerlikten sonra
yuvamı kurduktan sonra

            ama zaman patladı
önce yoktu
sonra yoktu
kör edici şimdide
seçmeliydi insan
ben de sözümü verdim

            bir söz—
bir ilmik boynuma asılı
nihai bir söz

            nadir bazı anlarda
her şey aydınlık
ve saydamlaşırken
kendi kendime düşünürüm
“sözüm
ne kadar isterdim
sözümü almayı geri”

pek fazla sürmüyor
gıcırdıyor ekseni dünyanın
            göçüp gidiyor insanlar
manzaralar da
ve renkli halkaları zamanın
ama verdiğim söz
boğazımda tıkalı

Devamını Oku Canım »

Le temps du loup (2003)

Filmde kıtlık ve anarşi, iki çocuklu bir aile üzerinden anlatılıyor. Şehirden kaçıp evlerine dönen Laurent ailesi, evlerinin başka bir aile tarafından işgal edilmiş olduğunu görüyor. Silahlı işgalci aile, Laurent ailesini silah zoruyla evden kovmaya çalışıyor. Georges Laurent bulundukları yerin özel mülk olduğunu ve bunu yapmaya haklarının olmadığını belirtiyor ancak bu sözler silahlı aileyi hiçbir şekilde etkilemiyor; çünkü ortada bir devlet düzeni yok, yani korkacakları büyük bir güç yok. Bunun üzerine Georges, silahlı erkekle pazarlık yapmaya girişiyor. Evde hep beraber yaşayabileceklerini, düşman olmadıklarını anlatmaya çalışsa da kaostan gelen güvensizlik ve herkesin herkese karşı sürekli savaş halinde olması baskın çıkıyor ve Georges sözünü bitiremeden öldürülüyor. Silahlı erkek; Anne ve çocuklarını evden kovuyor. Bunun üzerine Anne, tanıdıklarının evlerine gidiyor, bir süre orada kalmaya çalışsa da oradan da ayrılması gerekiyor. Burada evlerinde kaldıkları kişiyle olan konuşması dikkat çekiyor: Anne, kocası Georges’un işgalci aile tarafından öldürüldüğünü ve evlerinin işgal edildiğini anlatıyor. Konuştuğu kişinin görevinin onları korumak olduğunu söylüyor. Bunun üzerine konuştuğu kişi “Durumun ne olduğunun farkında değil misin? Yoksa sadece aptalı mı oynuyorsun?” diyor. Bu konuşmadan ortada bir devlet düzeninin kalmadığını, toplumsal yaşamın insanlara artık herhangi bir anlam ifade etmediğini ve herkesin kendi başının çaresine bakması gerektiği anlayışının insanların zihinlerine yerleştiğini görüyoruz. Bu konuşmadan sonra evden kovulan Anne ve çocukları evden ayrılıp bir ahıra sığınıyorlar. Bir gece Eva, Anne’i uyandırıp Benny’nin kaybolduğunu söylüyor, Benny’yi ancak sabaha karşı yabancı bir çocuğun yanında bulabiliyorlar. (Bu sırada ahır da yanıyor ve Anne bu sebeple Eva’ya tokat atıyor.) Ailenin yabancı çocukla ilk karşılaşmasındaki güvensizlik de dikkat çekiyor burada. Anne, yabancı çocuğun yarasına bakarken nereden geldiğini soruyor çocuğa. Çocuğun cevabı ise havadan sudan bir sohbetin bile insanların yaşamlarından silinmeye başladığını gösteriyor bize. Anne, çocukları ve yabancı çocuk birlikte tren istasyonunun yolunu tutuyorlar. Tren bir umut gibi görünüyor, bu trene binip daha güvenli daha stabil bir yere gitmeyi umuyor Anne. İstasyona vardıklarında orada başka insanların da beklediğini görüyorlar. Yabancı çocuk bir şey çalmaya yelteniyor ama oradakilerden biri onu durduruyor. Koslowski ve diğerleri geldiğinde bir kadın hırsızlık teşebbüsünden bahsediyor. Eşyası çalınan Brandt konuyla ilgilenmese de Koslowski olayın üstüne gidiyor ve kurallara uyulması gerektiğinden bahsediyor. Brandt bu güç gösterisini Koslowski’nin belindeki silaha bağlıyor. Filmin bu kısmından sonra Koslowski’nin lider rolünü görebiliyoruz. Buradaki liderlik seçimle, genel iradeyle değil zor kullanmaya dayanıyor. Koslowski bağlantıları sayesinde erzak edinebiliyor ve daha da önemlisi Koslowski’nin silahı var. Koslowski gücünü adil kullanmıyor, bir görev bilinciyle yapmıyor ve gayesi kesinlikle hizmet değil; diğer herkes gibi sadece kendini düşünüyor. Koslowski’yi şartların yarattığını düşünüyorum. Burada Thomas Hobbes’un Leviathan’ından 13. bölümdeki bir parçayı alıntılamam gerekiyor:

“Devlet olmadıkça herkes herkese karşı daima savaş halindedir. […] insanlar hepsini birden korku altında tutacak genel bir güç olmadan yaşadıkları vakit, savaş denilen o durumun içindedirler ve bu savaş herkesin herkese karşı savaşıdır. […] savaşın doğası da çarpışma eyleminden ibaret olmayıp, tersine bir güvencenin bulunmadığı, çarpışmaya yönelik kesinleşmiş eğilimden oluşur. Bunun dışındaki bütün zamanlarda barış vardır.”

Filmde Thomas Hobbes’un insanın doğa durumu hakkındaki düşünceleri açıkça yansıtılıyor. Herkes herkesle sürekli savaş halinde, toplumsal yaşam bitmiş, herkesin sınırsız özgürlüğü var ve ortada herkesi korkutacak bir güç de yok. Thomas Hobbes’un da belirttiği gibi böyle bir ortamda, çalışmaya yer yoktur; çünkü çalışmanın karşılığı belirsiz ve hepsinden kötüsü, hep şiddetli ölüm korkusu ve tehlikesi vardır ve insan hayatı yalnız, yoksul, kötü, vahşi ve kısa sürer. Böyle bir ortamda tren istasyonu sakinlerinin barış ve güven içinde yaşamak için bazı haklarını Koslowski’ye devredip mini bir Leviathan yaratmaları anlaşılabilir bir şeydir.

Filmin sonraki kısmında Brandt’in eşinin, bulundukları durumun ümitsizliğine öfkelenip etrafa saldırdığını görüyoruz. Burada Brandt’in tepkisi dikkat çekiyor. Yabancı çocuğa, eşyasını çalmasına rağmen, tepki göstermeyen ve makul birine benzeyen Brandt eşine tokat atabiliyor ve öldürmekle tehdit edebiliyor. Bu ve Anne’in Eva’ya tokat atmasını birleştirecek olursak aslında herkesin gücü yettiği kişiler üzerinde egemenlik kurmaya çalıştığını çıkarabiliriz. Leviathan’ın aynı kısmındaki şu parça da bunu destekliyor gibi:

“[…] ve hakir görme veya küçümsenme belirtileri gördüğünde ise, doğal olarak, cesaret edebildiği kadar (ki bu cesaret, insanları barış içinde tutacak bir gücün yokluğunda, herkesi birbirine saldırtmaya yetecek kadar büyüktür) kendisini küçümseyenlerden, zarar vererek, başkalarından da korkutma yoluyla daha büyük bir değer koparmaya çalışır.”

Bundan sonraki kısımda tren istasyonuna başka insanların da geldiğini ve böylece istasyonun kalabalıklaştığını görüyoruz. Bu sırada Anne ve istasyona yeni gelen bir kadın arasında kısa ama ilginç bir mülkiyet tartışması yaşanıyor. Anne, kadının bulunduğu yerin kendilerine ait olduğunu iddia ediyor. Burada absürt bir mülkiyet anlayışı var sanki. Anne’in istasyona gelip o yeri sahiplenmesinin üzerinden daha bir hafta bile geçmemiş, o yeri hak etmek için yaptığı tek şey ise o yeri yeni gelen kadından kısa bir süre önce kapmak ancak buna rağmen daha önce hiç kimseye ait olmayan bir yerin mülkiyetinin sırf kendisi birkaç gün önce geldi diye kendisine ait olduğunu hiçbir mantıklı dayanağı olmaksızın iddia edebiliyor. Bu da J. J. Rousseau’nun bir toprak parçasını çitle çevreleme sözünü hatırlatıyor. Neyse ki yeni gelen kadın buna inanacak kadar saf biri çıkmıyor ve Anne başka bir uygar toplumun kuruluşunun sebebi olmaktan kurtuluyor.
Hayat sürekli bir ıstırap, insan bitmek bilmez bir yaşam mücadelesi veriyor ve her an yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmış bir durumda. Kimse kimseye güvenmiyor, çünkü güvenmemesi gerekiyor daha uzun yaşayabilmesi için. Gücü yeten gücünün yettiği kişiden bir şeyler elde etmeye çalışıyor ve zayıfları koruyacak daha büyük bir güç yok.  Barış ve güvenliğin olmadığı böyle bir ortamda insan hakları fikri de hiçbir şey ifade etmiyor. Bu da insan haklarının aslında devlet ve toplumun güvencesine bağlı olduğunu gösteriyor. İnsanlar böyle yaşamaktansa bir araya gelip, istemeden de olsa, belli başlı tavizler vererek kendilerine güvenlik ve bir çeşit garanti sağlıyorlar. Birlikte üretip gelişmek için değil de ayrı ayrı yok olmamak için toplum içinde yaşamak zorunda kalıyorlar bu şekilde. Küçük güç odakları kuruluyor ve bunlar git gide kendilerinden daha büyük güçlerle yer değişiyor. Bu güç odakları büyüdükçe topluma güven de artıyor. Buna Anne’in istasyona sonradan gelen insanların liderlerine kocasını öldüren adamı şikâyet etmesini ve vardığı kararı beğenmese de kabullenmek zorunda kalmasını örnek olarak gösterebiliriz.

Sonuç olarak, bana göre filmde bir devlet düzeninin olmadığı durumdaki insanın doğa hali ve bunun insanları toplumsal sözleşmeye nasıl yönelttiği Thomas Hobbes’un toplumsal sözleşme görüşü üzerinden anlatılıyor.

Devamını Oku Canım »

W. H. Auden/Funeral Blues

Funeral Blues

Stop all the clocks, cut off the telephone,
Prevent the dog from barking with a juicy bone,
Silence the pianos and with muffled drum
Bring out the coffin, let the mourners come.

Let aeroplanes circle moaning overhead
Scribbling on the sky the message ‘He is Dead’.
Put crepe bows round the white necks of the public doves,
Let the traffic policemen wear black cotton gloves.

He was my North, my South, my East and West,
My working week and my Sunday rest,
My noon, my midnight, my talk, my song;
I thought that love would last forever: I was wrong.

The stars are not wanted now; put out every one,
Pack up the moon and dismantle the sun,
Pour away the ocean and sweep up the wood;
For nothing now can ever come to any good.
Devamını Oku Canım »

W. H. Auden/Funeral Blues


Durdurun tüm saatleri, telefonu kesin,
Havlatmayın köpeği ardından leziz kemiğin,
Piyanoları susturun ve boğuk davullarla
Tabutu getirin, bırakın gelsin yaslılar.

Daireler çizsin uçaklar inleyerek gökte
Çizsinler gökyüzünde “O Öldü” diye.
Siyah fiyonklar bağlayın beyaz boyunlarına özgür güvercinlerin,
Trafik polisleri de siyah pamuklu eldivenler giysin.

Kuzey’imdi benim, Güney’im, Doğu’m, Batı’m,
İş günlerim ve Pazar istirahatım,
Öğlem, gecem, konuşmam, şarkım;
Bu aşk sonsuza kadar sürer sandım: Yanıldım.

Yıldızlar istenmiyor artık; hepsini söndürün,
Ay’ı paketleyin ve sökün Güneş’i,
Boşaltın okyanusu ve ormanı süpürün;
Çünkü hiçbir şey göremez artık iyiyi.

Devamını Oku Canım »

Federico Garcia Lorca/The Faithless Wife

The Faithless Wife

So I took her to the river
believing she was a maiden,
but she already had a husband.
It was on St. James night
and almost as if I was obliged to.
The lanterns went out
and the crickets lighted up.
In the farthest street corners
I touched her sleeping breasts
and they opened to me suddenly
like spikes of hyacinth.
The starch of her petticoat
sounded in my ears
like a piece of silk
rent by ten knives.
Without silver light on their foliage
the  trees had grown larger
and a horizon of dogs
barked very far from the river.

Past the blackberries,
the reeds and the hawthorne
underneath her cluster of hair
I made a hollow in the earth
I took off my tie,
she too off her dress.
I, my belt with the revolver,
She, her four bodices.
Nor nard nor mother-o'-pearl
have skin so fine,
nor does glass with silver
shine with such brilliance.
Her thighs slipped away from me
like startled fish,
half full of fire,
half full of cold.
That night I ran
on the best of roads
mounted on a nacre mare
without bridle stirrups.

As a man, I won't repeat
the things she said to me.
The light of understanding
has made me more discreet.
Smeared with sand and kisses
I took her away from the river.
The swords of the lilies
battled with the air.

I behaved like what I am,
like a proper gypsy.
I gave her a large sewing basket,
of straw-colored satin,
but I did not fall in love
for although she had a husband
she told me she was a maiden
when I took her to the river.
Devamını Oku Canım »

Leonard Cohen/Two Went To Sleep

Two Went To Sleep

Two went to sleep
almost every night
one dreamed of mud
one dreamed of Asia
visiting a zeppelin
visiting Nijinsky

Two went to sleep
one dreamed of ribs
one dreamed of senators

Two went to sleep
two travelers

The long marriage
in the dark

The sleep was old
the travelers were old
one dreamed of oranges
one dreamed of Carthage

Two friends asleep
years locked in travel

Good night my darling
as the dreams waved goodbye
one traveled lightly
one walked through water
visiting a chess game
visiting a booth
always returning
to wait out the day

One carried matches
one climbed a beehive
one sold an earphone
one shot a German

Two went to sleep
every sleep went together
wandering away
from an operating table
one dreamed of grass
one dreamed of spokes
one bargained nicely
one was a snowman
one counted medicine
one tasted pencils
one was a child
one was a traitor
visiting heavy industry
visiting the family

Two went to sleep
none could foretell
one went with baskets
one took a ledger
one night happy
one night in terror

Love could not bind them

Fear could not either
they went unconnected
they never knew where
always returning
to wait out the day
parting with kissing
parting with yawns
visiting Death till
they wore out their welcome
visiting Death till
the right disguise worked

Leonard Cohen - 1964

















Devamını Oku Canım »